İÇİNDEKİLER
ARAMA:

4. Zâkir Kalbler

Bu seviyede kalb, zikir ile nûrlanmış, nefse rûhâniyet hâkim olmuş, îmân cevheri kalb cevheri ile birleşmiş ve îmân itmi’nân derecesine ulaşmıştır.

Hak Teâlâ, zikri en büyük ibâdet olarak tavsîf etmekte ve îman edenlere zikre devam etmelerini âyet-i kerîmelerde şöyle emretmektedir:

وَلَذِكْرُ اللَّهِ أَكْبَرُ

“…Allâh’ı zikretmek, elbette en büyük (ibâdet)’tir…” (el-Ankebût, 45)

وَاذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ وَتَبَتَّلْ إِلَيْهِ تَبْتِيلًا

“Rabbinin ismini zikret! Ve bütün varlığınla O’na yönel!” (el-Müzzemmil, 8)

فَاذْكُرُونِي أَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُواْ لِي وَلاَ تَكْفُرُونِ

“Siz Ben’i zikredin ki, Ben de sizi zikredeyim. Bana şükredin ve Bana karşı nankörlüktebulunmayın!” (el-Bakara, 152)

Yüce Rabbimiz zikrin hakîkatine varan ve onu bütün fânî lezzetlerin fevkinde gören kullarını methetmekte, onların, dünyânın zînetlerine aldanmadıklarını ve kalblerinin zikirle huzur hâline kavuştuğunu şöyle bildirmektedir:

رِجَالٌ لَّا تُلْهِيهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَن ذِكْرِ اللَّهِ

“Öyle (sâlih) kimseler vardır ki, onları Allâh’ın zikrinden ne ticâret alıkor, ne de alışveriş!..” (en-Nûr, 37)

لّهِ أَلاَ بِذِكْرِ اللّهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ

“…Kalbler, ancak Allâh’ın zikri ile itmi’nâna erer!” (er-Ra’d, 28)

Cenâb-ı Hak:

وَالذَّاكِرِينَ اللَّهَ كَثِيراً وَالذَّاكِرَاتِ

“…Allâh’ı çokca zikreden erkekler ve çokca zikreden kadınlar…” (el-Ahzâb, 35) âyet-i kerîmesiyle de zikre devam eden erkekleri ve kadınları ayrı ayrı senâ etmektedir.

Zikrullâha devam etmek, kalbde Allâh Teâlâ’ya muhabbet filizlerini yeşertir ve onu fânî alâkalardan uzaklaştırarak muhabbetullâh ile doldurur. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur:

“Allâh’ı sevmenin alâmeti, Allâh Teâlâ’yı zikretmeyi sevmektir.” (Suyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, II, 52)

Bu bakımdan zikirden uzak kimseler, Allâh muhabbetinden uzak kaldıkları için ilâhî tehdîd altındadırlar.53 Âyet-i kerîmede zikirden uzaklaşmanın tehlikesi şöyle bildirilir:

(36)وَمَن يَعْشُ عَن ذِكْرِ الرَّحْمَنِ نُقَيِّضْ لَهُ شَيْطَانًا فَهُوَ لَهُ قَرِينٌ

(37)وَإِنَّهُمْ لَيَصُدُّونَهُمْ عَنِ السَّبِيلِ وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُم مُّهْتَدُونَ

(38)حَتَّى إِذَا جَاءنَا قَالَ يَا لَيْتَ بَيْنِي وَبَيْنَكَ بُعْدَ الْمَشْرِقَيْنِ فَبِئْسَ الْقَرِينُ

“Kim Rahmân (olan Allâh)’ı zikretmekten gâfil olursa, yanından ayrılmayan bir şeytanı ona musallat ederiz. Şüphesiz bu şeytanlar, onları doğru yoldan alıkoyarlar da onlar, kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar. O şeytana dost olan kimse, en sonunda Biz’e (huzûrumuza hesâb vermeye) gelince arkadaşına: «Keşke, benimle senin aranda doğu ile batı arası kadar uzaklık olsaydı! Sen ne kötü bir arkadaşmışsın!» der.” (ez-Zuhruf, 36-38)

Bu sebeple insan, kendisini istikâmetten saptıracak ve dalâlet girdaplarına düşürecek olan şeytandan Allâh’ı zikretmek sûretiyle korunmaya ve güzel ahlâk sâhibi olmaya çalışmalıdır. Güzel ahlâk ve güzel hasletler ise, ancak Cenâb-ı Hak’tan korkmak, O’nu çok sevmek ve O’nu çokça zikretmekle elde edilebilir.

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-, zikir meclislerini över ve zikre teşvîk ederek şöyle derdi:

“Zikir ve Allâh’ın nîmetlerini hatırlatmak için toplanılan meclislerden daha fazîletli hangi şey olabilir? Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ashâb-ı kirâmı halka halka olarak toplar ve Allâh’ı zikrederlerdi.”

Zikrin mânâya olduğu gibi maddeye de tesiri söz konusudur. Âyet-i kerîmede:

فَكُلُواْ مِمَّا ذُكِرَ اسْمُ اللّهِ عَلَيْهِ إِن كُنتُمْ بِآيَاتِهِ مُؤْمِنِينَ

“Allâh’ın âyetlerine inanıyorsanız, üzerine Allâh’ın ismi zikredilmiş olan şeylerden yiyin!” (el-En’âm, 118) buyrularak bu hakîkate işâret edilmiştir.

Zikrin muhtelif çeşitleri vardır. Allâh’ı şöyle veya böyle zikredin, diye bir emir yoktur. Her zikirde ayrı ayrı tecellîler bulunmaktadır. Kıymet, rütbe ve netîce bakımından zikirlerin en güzeli ism-i a’zam zikridir ki, o da umûmiyetle ism-i celâl, yâni “Lafzatullâh” olarak kabûl edilir. Bu isim, bütün isimlerin mânâlarını özünde toplamıştır. Bu sebeple ism-i celâlin diğer isimlere göre müstesnâ bir keyfiyeti vardır. Meselâ başındaki « ا » (elif) kaldırılsa « لله » (lillâh) olur. Birinci « ل » (lâm) harfi kaldırılsa « له » (lehû) olur. İkinci « ل » (lâm) harfi kaldırılacak olsa « ه » (hû) kalır. Bunların her biri de Allâh Teâlâ’ya işâret eder.

Bir hadîs-i şerîfte kâinâtın ayakta durmasının bile zikrullâhın devâmına bağlı olduğu ifâde edilerek:

“Yeryüzünde Allâh Allâh diyen biri var oldukça, kıyâmet kopmayacaktır.” (Müslim, Îmân, 234/148) buyrulmaktadır.

Lafza-i celâl, seçkin ve muhlis kulların çok ehemmiyet verdiği bir zikirdir. Bu zikre devâm eden kullar var oldukça, kıyâmet kopmayacaktır. O kullar öyle keyfiyette kullardır ki, Allâh -celle celâlühû-, dînî hayâtı onlarla korur. Onlar, hangi belde ve mekânda olsalar, orası muhâfaza edilir.

Kelime-i tevhîd ( «Lâ ilâhe illâllâh» ) zikri de, hadîs-i şerîflerde devamlı tavsiye edilmiştir. Nitekim bunlardan birinde Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“«Lâ ilâhe illâllâh» zikrini çok tekrarlayarak îmânınızı yenileyin!” (Hâkim, Müstedrek, IV, 285/7657) buyurmuşlardır.

Kendisine dünyânın tasarrufu verilen Süleymân -aleyhisselâm- da:

“Benim saltanatım geçicidir. Bir tevhîd zikrinin getireceği saltanat ise ebedîdir…” buyurmuştur.

Zikirler içinde bilhassa kelime-i tevhîdin topluluk hâlinde zikredilmesinin husûsî bir yeri vardır. Nitekim sahâbeden Şeddâd bin Evs -radıyallâhu anh-’ın rivâyet ettiği şu hadîste bu husûsa işâret buyrulmuştur:

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yanında bulunduğumuz bir sırada bize hitâben:

“–Aranızda yabancı biri var mı?” diye sordular. Buradaki “yabancı” ile yahudî ve hristiyanları kasdetmişti.

Biz de:

“–Hayır, yok yâ Rasûlallâh!” dedik.

Bunun üzerine Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kapıların kapatılmasını emrederek şöyle buyurdu:

“–Ellerinizi kaldırın ve «Lâ ilâhe illâllâh» deyin!”

Şeddâd bin Evs -radıyallâhu anh-, bu zikir meclisinin devâmını şu şekilde anlatır:

“–Ellerimizi bir müddet kaldırıp söylenildiği şekilde (Lâ ilâhe illâllâh! diyerek) zikrettik. Müteâkıben Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ellerini indirdi ve şöyle duâ etti:

«–Allâh’ım, Sana hamd olsun! Rabbim, beni “bu cümle” ile gönderdin. Onu (söylemeyi ve gereğini yerine getirmeyi) bana emrettin. Buna karşılık bana cenneti va’dettin. Sen va’dinden asla dönmezsin!»

Daha sonra Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbına şöyle buyurdu:

«–Müjdeler olsun size! Muhakkak ki Allâh Teâlâ sizi bağışladı.»” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 124)

Bir başka hadîs-i şerîfte de şöyle buyrulur:

“«Lâ ilâhe illâllâh», Allâh katındaki yeri ve değeri pek büyük olan bir kelimedir. Kim tam bir ihlâs ve sadâkat içinde onu söylerse, Allâh onu cennete koyar. Kim de onu inanmadığı hâlde sâdece diliyle söylerse, canı ve malı korunur; lâkin yarın Allâh’a kavuşunca, Allâh da onun hesâbını görür.” (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, I, 26)

Her an zikrullâh ve murâkabe şuuru içinde bulunmanın lüzûmunu ifâde eden şu hadîs-i şerîf de câlib-i dikkattir.

“Allâh’ı unutarak lüzumsuz konuşmalara dalmayın. Çünkü Allâh’ı unutarak yapılan çok konuşmalar kalbi katılaştırır. Allâh’tan en uzak olan kimse ise kalbi katı olandır.” (Tirmizî, Zühd, 62)

Kelime-i tevhîd zikri, ölüm ânında da çok mühimdir. Hadîs-i şerîfte buyrulur:

“Kimin

(hayâtta söylediği)

en son sözü «Lâ ilâhe illâllâh» olursa, cennete gider.” (Ebu Dâvud, Cenâiz, 15-16/3116)

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, kalbî eğitim husûsunda ashâb-ı kirâmın istîdâdına göre zikir tâliminde bulunurdu. Ümmü Hânî ile arasında geçen şu konuşma, bunun güzel bir misâlidir:

Ebû Tâlib’in kızı Ümmü Hânî -radıyallâhu anhâ-, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e mürâcaat ederek:

“–Yâ Rasûlallâh! Ben ihtiyarladım ve zayıfladım. Bana oturduğum yerde yapabileceğim bir ibâdet tavsiye eder misin?” diye ricâda bulundu.

Bunun üzerine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Yüz defâ «sübhânallâh»,

Yüz defâ «elhamdülillâh»,

Ve yüz defâ «lâ ilâhe illâllâh» de!” buyurdular. (İbn-i Mâce, Edeb, 56; Ahmed bin Hanbel, Müsned, VI, 344)

Hulâsa zikrullâh, kulun, mâsivâ karanlığından kurtularak Hakk’a vuslatın yegâne âmili olan muhabbetullâh ile gönlünü nûrlandırması demektir. Bu dünyâ hayatında Rabbimizi ne kadar zikredebilirsek, yarın âhirette ilâhî vuslata o nisbette nâil olacağız. Bu sebeple dînimizdeki zikr u tesbîhin ihtişâmına dikkat etmek mecbûriyetindeyiz. Ayrıca zikrin bereketi, gönüllerde tahakkuk ettiği için de, ehlullâh “her geceyi Kadir, her gördüğünü Hızır bilmek” düstûruna dikkat etmişlerdir. Çünkü zikirle dolu gönüller, her biri ayrı tecellîler içerisinde Hakk’a açılan muhabbet ve vuslat pencereleridir. Velhâsıl Hakk’a giden yollar, mahlûkâtın nefesleri sayısıncadır.