İÇİNDEKİLER
ARAMA:

İnsan Hâlet-i Rûhiyesinin Zaaf Noktaları

Cenâb-ı Hak, insan fıtratına fücûr ve takvâ tohumlarını ekmiş ve ona her iki alanda da terakkî ve tedennî imkânı sunmuştur. Bu bakımdan insan hâlet-i rûhiyesinin müsbet ve menfî olmak üzere iki vechesi bulunmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de insanı nefsin vartalarına düşmekten korumak, onu hayra ve takvâya istikâmetlendirmek için daha ziyâde insan psikolojisinin zaaf noktalarına temâs edilmiştir.

1. İnsan Çok Zâlim ve Câhildir

Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

إِنَّا عَرَضْنَا الْأَمَانَةَ عَلَى السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالْجِبَالِ فَأَبَيْنَ أَن يَحْمِلْنَهَا وَأَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْإِنسَانُ إِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا

“Biz emâneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar, bunu yüklenmekten çekindiler, (mes’ûliyetinden) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o, çok zâlim (ve) çok câhildir.” (el-Ahzâb, 72)

Âyet-i kerîmede geçen “emânet” umûmiyetle insanın Rabbine karşı mes’ûliyetini, yâni dînî emirleri yerine getirmekle mükellef olmasını ifâde eder. İnsan bu emâneti “akıl” ve bunu kullanma kâbiliyeti olan “irâde” melekesiyle îfâ edecektir. Sâdece insana tevdî edilen bu emânet, onu diğer bütün mahlûkâttan ayıran vasıftır. İnsanın dünya hayatında imtihâna tâbî tutulması da, bu emânetin kendisine tevdî edilmesi sebebiyledir.

Âyet-i kerîmede emânetin yerlere, göklere ve dağlara teklif edilmesi, onların da bu teklîfi reddetmesi, cemâdât olarak bildiğimiz varlıkların bile emânetin mükellefiyetinin ağırlığını fark edebilecek bir şuura sâhip olduğunu göstermektedir.

لَوْ أَنزَلْنَا هَذَا الْقُرْآنَ عَلَى جَبَلٍ لَّرَأَيْتَهُ خَاشِعًا مُّتَصَدِّعًا مِّنْ خَشْيَةِ اللَّهِ وَتِلْكَ الْأَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ

“Biz bu Kur’ân’ı bir dağa indirseydik Allâh korkusundan onu baş eğmiş, parça parça olmuş görürdün. Bu misâlleri düşünsünler diye insanlara veriyoruz.” (el-Haşr, 21) âyet-i kerîmesinden de anlaşıldığı gibi cemâdâttan olan dağlar bile ilâhî emirlere karşı hissî ve fiilî aksülâmellerde bulunabilecek varlıklardır.

Cenâb-ı Hak, âyet-i kerîmede insanın çok zâlim ve çok câhil olduğu için mes’ûliyetten korkmadığını ve “emânet”i yüklendiğini bildiriyor.

Zulmün zıddı “adl”dir. Adl, aynı zamanda amel-i sâlih mânâsında kullanıldığından, zulme düşmemek için bolca sâlih amel işlemeye gayret etmek gerekmektedir. Nitekim Cenâb-ı Hak, Asr Sûresi’nde insanın hüsrandan kurtulması için sâlih amel sâhibi olmasının zarûretinden bahseder.

Cehlin zıddı ise “ilim”dir. İlim de, zâhirî ve bâtınî olmak üzere iki çeşittir. İmâm Gazâlî -kuddise sirruh-, hakîkî ilmin bu iki çeşit ilmi cem etmeye bağlı olduğunu şu şekilde ifâde etmektedir:

“Hakîkî âlimler, yâni peygamber vârisleri, zâhirî ve bâtınî ilimleri cem eden âlimlerdir!”

Cenâb-ı Hak diğer bir âyet-i kerîmede şöyle buyurur:

أَمَّنْ هُوَ قَانِتٌ آنَاء اللَّيْلِ سَاجِدًا وَقَائِمًا يَحْذَرُ الْآخِرَةَ وَيَرْجُو رَحْمَةَ رَبِّهِ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُوْلُوا الْأَلْبَابِ

“Yoksa geceleyin secde ederek ve kıyamda durarak ibâdet eden, âhiret azâbından sakınan ve Rabbinin rahmetini dileyen kimse (o inkârcı gibi) midir? (Rasûlüm!) De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak selîm akıl sâhipleri ibret ve öğüt alır.” (ez-Zümer, 9)

Zemahşerî, bu âyet-i kerîmenin tefsîrinde şöyle der:

“Allâh Teâlâ bilenler ifâdesiyle tâat ve ibâdet eden kimseleri, bilmeyenler ifâdesiyle de böyle olmayan kimseleri kasdetmiştir. Böylece kânitleri, yâni tâat ve ibâdet edenleri âlimler saymıştır ki bununla, ameli olmayanın gerçek âlim olamayacağına dikkat çekmektedir. Dolayısıyla bu âyette ilimleri az olup sonra da itaat ve ibâdette bulunmayan, hem de o ilimlerine aldanarak dünya husûsunda fitneye düşen kimseler için büyük bir ayıplama vardır. O hâlde bunlar Allâh katında câhil kimselerdir.” (Keşşâf, V, 156)

Âyet-i kerîmeler muktezâsınca, “amel-i sâlih” sâhibi olup zâhirî ve bâtınî ilmimizi irfâna dönüştürebildiğimiz nisbette “zalûm” ve “cehûl” sıfatlarından kurtulmuş oluruz. Yâni bu mânevî hastalıkları tedâvî etmek için ilmî sermâyenin yanında kalbî sermâye de lüzumludur.

Ayrıca yukarıdaki âyet-i kerîmelerde Allâh -celle celâlühû-, insanın, ilâhî esrâr ve azametten gâfil olarak yaşaması netîcesinde dûçâr olacağı bedbahtlığı da bildirmektedir.

Mesnevî şârihi Tâhiru’l-Mevlevî, insanın yüklendiği bu mes’ûliyetin ağırlığını şöyle dile getirir:

Eli boş gidilmez gidilen yere;

Rabbim, boş gelmedim ben suç getirdim!..

Dağlar çekemezken o ağır yükü;

İki kat sırtımda pek güç getirdim!..

Sûfîlere göre, insanın öz sıfatı bilgisizliktir. Âyet-i kerîmede cehûl (çok câhil) buyrulması buna bir delîldir. Mutlak ilim, yalnız Allâh’a mahsustur. Nitekim Cenâb-ı Hak:

وَمَا أُوتِيتُم مِّن الْعِلْمِ إِلاَّ قَلِيلا

“…Size ancak az bir ilim verilmiştir.” (el-İsrâ, 85) buyurur. Buna mukâbil Cenâb-ı Hakk’ın ilminin nihayetsizliğini ve azametini ifâde eden şu âyet-i kerîme ne müthiştir:

وَلَوْ أَنَّمَا فِي الْأَرْضِ مِن شَجَرَةٍ أَقْلَامٌ وَالْبَحْرُ يَمُدُّهُ مِن بَعْدِهِ سَبْعَةُ أَبْحُرٍ مَّا نَفِدَتْ كَلِمَاتُ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

“Eğer gerçekten yeryüzündeki ağaçlar kalem olsa, deniz de (mürekkep olup) arkasından yedi deniz daha ona eklense, Allâh’ın kelimeleri (yazılmakla) tükenmez. Muhakkak ki Allâh Azîz’dir, Hakîm’dir.” (Lokman, 27)

Şu hadîs-i şerîf de bu hakîkati açıkça beyân etmektedir:

“Hızır -aleyhisselâm-’ın, Mûsâ -aleyhisselâm-’a acâip, garâip ve hikmeti meçhul hâdiseler gösterdiği seyahat esnâsında bir serçe kuşu gelerek bindikleri geminin kenarına kondu. Sonra denizden gagasıyla su aldı. Hızır -aleyhisselâm-, bu manzarayı Mûsâ -aleyhisselâm-’a göstererek şu teşbihte bulundu:

«–Allâh’ın ilmi yanında senin, benim ve bütün mahlûkâtın ilmi, şu kuşun denizden gagasıyla aldığı su kadardır.»” (Buhârî, Tefsîr, 18/4)

Âlimler bu ve benzeri naslardan hareketle şöyle bir netîceye varmışlardır:

İnsanların ilmi, evliyâullâhın ilmi yanında deryâdan bir katre; evliyâullâhın ilmi, peygamberlerin ilmi yanında deryâdan bir katre; peygamberlerin ilmi, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in ilmi yanında deryâdan bir katre ve Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ilmi de Allâh’ın ilmi yanında deryâdan bir katre mesâbesindedir.

Ancak, verilen bu az ilimle amel edilip takvâya vâsıl olunabilirse, Allâh’ın lutfu ve ihsânıyla kul, ârif hâle gelir. Böylece mârifetten, yâni Allâh’ı hakkıyla tanıyabilmekten hisse almaya başlar ve ona esrâr-ı ilâhî açılır. Nitekim âyet-i kerîmede:

وَاتَّقُواْ اللّهَ وَيُعَلِّمُكُمُ اللّهُ

“…Allâh’tan ittikâ edin, Allâh size (ihtiyâcınız olan şeyleri) öğretir…” (el-Bakara, 282) buyrulur.

Müfessir Kurtubî, bu âyet-i kerîmenin tefsîrinde şu açıklamayı yapmaktadır:

“Bu âyette Allâh’tan ittikâ edenlere bizzat Allâh’ın ilim öğreteceği va’di vardır. Yâni takvâ sâhibi olan kulun kalbine Cenâb-ı Hak, kendisiyle hakîkatleri idrâk edeceği ve hakla bâtılı ayırabileceği bir nûr ihsân eder.” (Kurtubî, III, 406)

Hadîs-i şerîfte de bu mânâyı te’yîden:

“Öğrendikleriyle amel edene Allâh Teâlâ bilmediklerini öğretir.” (Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ, X, 15) buyrulmuştur.

2. İnsan Acelecidir

Allâh Teâlâ insan psikolojisinin bu husûsiyetini şöyle beyân buyurmaktadır:

خُلِقَ الْإِنسَانُ مِنْ عَجَلٍ

“İnsan, aceleci (bir tabiatta) yaratılmıştır…” (el-Enbiyâ, 37)

وَيَدْعُ الإِنسَانُ بِالشَّرِّ دُعَاءهُ بِالْخَيْرِ وَكَانَ الإِنسَانُ عَجُول

 “İnsan, hayrı istediği kadar şerri de ister. İnsan çok acelecidir!” (el-İsrâ, 11)

İnsan hayrı istediği gibi, şerri de ister ve yaptıkları ile onu dâvet eder. Bunun sebebi, insanın pek aceleci olmasıdır. Sabır ve tahammül zor geldiği için sonra olacak şeyin vaktinden önce hemen olmasını taleb eder. Bu davranış ise zaman zaman istenmeyen bir netice ile sonuçlanır. Nitekim Mecelle’de: “Kim bir şeyi vaktinden evvel isti’câl eyler ise mahrûmiyetle cezâlandırılır.” Yâni bir şeyin vaktinden önce acele olarak gerçekleşmesini isteyen kimse, o şeyden mahrum edilmek sûretiyle cezaya dûçar kılınır, denilmiştir.

İnsanın aceleci vasfının bir tezâhürü de onun kolay elde etme iştihâsında olmasıdır. Zîrâ o âhiret saâdetini, dünyada yaşamak ister. Bu sebeple insanların birçoğu âhireti bırakır da dünyaya meyleder. O büyük âhiret mükâfâtına ehemmiyet vermediği gibi o acıklı azâbı da düşünmez. Aceleciliğinden dolayı hayır ve şerri birbirinden ayırmadığı için âkıbetini hesâba katmaz. Âyet-i kerîmede insanın bu aldanışı şöyle beyân buyrulur:

(20)كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ

(21)وَتَذَرُونَ الْآخِرَةَ

“Hayır! Doğrusu siz âcil olan dünya hayatını seviyorsunuz ve âhireti bırakıyorsunuz.” (el-Kıyâme, 20-21)

Gerçekten insan, öfkelendiği, bir sıkıntıya düştüğü ve güçlüklerle karşılaştığı zaman, muhâtaplarına çok kolaylıkla bedduâ edebilmektedir. Hâlbuki böyle zor ve sıkıntılı durumlardan sabır ve metânetle kurtulmaya çalışmak gerekir. Ancak aceleci yapısı ile insan, böyle durumlarda ümitsiz ve kötümser bir hâlet-i rûhiye içinde, bâzen de teessürünün çokluğundan:

“Allâh’ım, cânımı al da, beni bu sıkıntıdan kurtar!” gibi sözlerle kendisi için bedduâ eder ki, bunlar aslâ doğru değildir.

Enes -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- son derece zayıflamış bir hastayı ziyâret etti ve:

«–Allâh’a bir şey için duâ ediyor muydun veyâ O’ndan bir şey istiyor muydun?» diye sordu. Hasta şöyle cevap verdi:

«–Evet. Allâh’ım! Bana âhirette vereceğin cezayı bu dünyada hemen peşin olarak ver, diye duâ ederdim.»

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

«–Sübhânallâh! Senin buna gücün yetmez. Şöyle duâ etseydin olmaz mıydı?: Allâh’ım! Bize dünyada da iyilik ver, âhirette de iyilik ver ve bizi cehennem azâbından koru!»

Bunun üzerine adam bu duâyı yaptı ve şifâ buldu.” (Müslim, Zikir, 23/2688; Tirmizî, Deavât, 71/3487)

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- diğer bir hadîslerinde şöyle buyurmuştur:

“Başına bir musîbet geldi diye hiçbiriniz ölümü temennî etmesin. Mutlaka böyle bir şey temennî etmek zorunda kalırsa: «Allâh’ım, benim için yaşamak hayırlı olduğu sürece beni yaşat, hakkımda ölüm hayırlı olduğu zaman da beni öldür.» desin.” (Buhârî, Merdâ, 19; Deavât, 30; Müslim, Zikir, 10, 13)

Bundan dolayı mü’minler, bedduâ etmemeli, sabır ve ihtiyat ile hayra nâil olmak için duâ etmeli, faydalı hizmetleri yapmaya çalışıp hayra dâvet etmelidir. Âyet-i kerîmede tavsiye buyrulduğu üzere:

رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الآخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ

“…Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik, âhirette de iyilik ver ve bizi cehennem azâbından muhâfaza eyle.” (el-Bakara, 201) diye niyazda bulunmalıdır.

3. İnsan Menfaatine Çok Düşkündür

İnsanın bu vasfını anlatan bir âyet-i kerîmede şöyle buyrulmaktadır:

وَإِذَا أَذَقْنَا النَّاسَ رَحْمَةً فَرِحُوا بِهَا وَإِن تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ إِذَا هُمْ يَقْنَطُونَ

“İnsanlara bir rahmet tattırdığımızda ona sevinirler. Şâyet yaptıklarından ötürü başlarına bir fenâlık gelse, hemen ümitsizliğe düşüverirler.” (er-Rûm, 36)

Aslında Allâh’ın lutuf ve rahmetiyle sevinmek men edilmemiş, aksine emredilmiştir.45 Fakat bu sevinçten maksat, nîmet vereni tanıyarak, hamd ve şükrünü idrâk ederek sevinmektir. Burada ise nîmet vereni hesâba katmayıp sadece nîmete güvenerek şımaran ve hevâlarına uyan kimselerin hâli açıklanmaktadır. Nitekim Kur’ânî ifâdeyle:

لَا تَفْرَحْ إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْفَرِحِينَ

“…Sakın şımarma! Muhakkak ki Allâh şımaranları sevmez.” (el-Kasas, 76) buyrulmaktadır. Böyle kimseler ibâdet etseler bile, dünya menfaati için ederler. Sırf nîmete güvendikleri için kendi yaptıkları şeyler sebebiyle başlarına bir fenâlık gelse derhal ümitsizliğe düşerler. Allâh’ın rahmetinden tamamen ümit keserler. Çünkü teslîmiyetleri, Bâkî olan Allâh’a değil, fânî şeyleredir. İnsanın menfaat-perestliği âyet-i kerîmede ne güzel tasvir edilir:

وَمِنَ النَّاسِ مَن يَعْبُدُ اللَّهَ عَلَى حَرْفٍ فَإِنْ أَصَابَهُ خَيْرٌ اطْمَأَنَّ بِهِ وَإِنْ أَصَابَتْهُ فِتْنَةٌ انقَلَبَ عَلَى وَجْهِهِ خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةَ ذَلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ

“İnsanlardan kimi, Allâh’a (şüphe ve tereddüt içinde) yalnız bir yönden kulluk eder: Kendisine bir iyilik dokunursa, buna pek memnun olur; bir de musîbete uğrarsa, çehresi değişir (dînden yüz çevirir). O, dünyâsını da, âhiretini de kaybetmiştir. İşte bu, apaçık ziyânın ta kendisidir.” (el-Hacc, 11)

Kimi insan da, nefsânî arzulardan kurtulamadığı için kendi zâviyesinden Allâh’a ibâdet eder; gönülden ve içten gelerek değil, belli bir maksat için gâfilâne bir şekilde dindarlık eder. Böyle kimselerde zikir dilde kalmış, kalb mahfazasına yerleşmemiştir. O kişi eğer kendisine bir iyilik gelirse sevinir, bir belâ geldiğinde ise hakîkatten yüz çevirir.

4. İnsan Allâh’a Karşı Pek Nankördür

Âyet-i kerîmede:

(6)إِنَّ الْإِنسَانَ لِرَبِّهِ لَكَنُودٌ

(7)وَإِنَّهُ عَلَى ذَلِكَ لَشَهِيدٌ

“Şüphesiz ki insan Rabbine karşı pek nankördür. Elbette buna kendisi de şâhittir.” (el-Âdiyât, 6-7) buyrulmaktadır.

İsrâ Sûresi’nde geçen şu âyetler ise gâfil insanın bu husûsiyetini canlı bir şekilde anlatarak, bu tiplerin rûh hâllerinin, içinde bulundukları şartlara göre nasıl değişkenlik arz ettiğini şöyle ifâde etmektedir:

(67)وَإِذَا مَسَّكُمُ الْضُّرُّ فِي الْبَحْرِ ضَلَّ مَن تَدْعُونَ إِلاَّ إِيَّاهُ فَلَمَّا نَجَّاكُمْ إِلَى الْبَرِّ أَعْرَضْتُمْ وَكَانَ الإِنْسَانُ كَفُورًا

(68)أَفَأَمِنتُمْ أَن يَخْسِفَ بِكُمْ جَانِبَ الْبَرِّ أَوْ يُرْسِلَ عَلَيْكُمْ حَاصِبًا ثُمَّ لاَ تَجِدُواْ لَكُمْ وَكِيلا

(69)أَمْ أَمِنتُمْ أَن يُعِيدَكُمْ فِيهِ تَارَةً أُخْرَى فَيُرْسِلَ عَلَيْكُمْ قَاصِفا مِّنَ الرِّيحِ فَيُغْرِقَكُم بِمَا كَفَرْتُمْ ثُمَّ لاَ تَجِدُواْ لَكُمْ عَلَيْنَا بِهِ تَبِيعًا

“Denizde başınıza bir musîbet geldiğinde, O’ndan başka bütün yalvardıklarınız kaybolup gider. O sizi kurtarıp karaya çıkardığında, (yine eski hâlinize) dönersiniz. İnsanoğlu çok nankördür.

O’nun, sizi karada yerin dibine geçirmeyeceğinden, yahut başınıza taş yağdırmayacağından emîn misiniz? Sonra kendinize bir koruyucu da bulamazsınız. Yahut O’nun, sizi bir kez daha oraya (denize) gönderip üzerinize bir kasırga yollayarak, inkâr etmiş olmanız sebebiyle sizi boğmayacağından emîn misiniz? Sonra, bundan dolayı kendinize (intikâmınızı almak için) bizi arayıp soracak bir destekçi de bulamazsınız.” (el-İsrâ, 67-69)

Diğer bir âyet-i kerîmede ise şöyle buyrulur:

(15)فَأَمَّا الْإِنسَانُ إِذَا مَا ابْتَلَاهُ رَبُّهُ فَأَكْرَمَهُ وَنَعَّمَهُ فَيَقُولُ رَبِّي أَكْرَمَنِ

(16)وَأَمَّا إِذَا مَا ابْتَلَاهُ فَقَدَرَ عَلَيْهِ رِزْقَهُ فَيَقُولُ رَبِّي أَهَانَنِ

 “Fakat insan, Rabbi kendisini imtihan edip ikramda bulunduğu ve nîmet verdiği zaman «Rabbim bana ikram etti.» der. Onu imtihân edip rızkını daralttığında ise «Rabbim beni tahkir etti, önemsemedi.» der.” (el-Fecr, 15-16)

Yüce Rabbimiz kulunu, sabrı nisbetinde mükâfatlandırmak üzere her an imtihan etmektedir. Bu esnâda rızkı daraltılan, sıkıntılara mübtelâ olan pek çok insan, bunun ilâhî hesapta bir kolaylık, âhirette büyük bir ecir olacağını, dolayısıyla ilâhî bir ikram ve muhâfaza olduğunu düşünmeden; “Rabbim bana hor baktı, beni küçümsedi” diye gücenir. Rabbinin, üzerindeki nîmetlerini düşünemez hâle gelir. Rızık az da olsa yine onun şükrünün edâ edilmesi gerektiğini ve azın kıymetini bilmeyenin, çoğun kıymetini de bilemeyeceğini idrâk edemez. Rabbinin bunlar vesîlesiyle kendisini imtihan etmekte olduğunu aklına getirmez. Hâlbuki Cenâb-ı Hak:

وَنَبْلُوكُم بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةً

“…Sizi bir imtihan olarak şerle de hayırla da deneriz…” (el-Enbiyâ, 35) buyurmaktadır. İnsan bu durumun şuurunda olmazsa bu menfî duygular nihâyette onu küfre kadar sürükleyerek kendisini yaratan Yüce Rabbine karşı hasım hâline bile getirebilir. Çünkü onun nazarı fazîlete değil, dünyanın gelip geçen boş sevdâlarına yönelmiştir. Âyet-i kerîmede buyrulur:

خَلَقَ الإِنسَانَ مِن نُّطْفَةٍ فَإِذَا هُوَ خَصِيمٌ مُّبِينٌ

(Allâh) insanı bir nutfeden yarattı. Bir de bakarsın kio,
Rabbine karşı açık bir hasım kesilmiştir!” (en-Nahl, 4)46

5. İnsan Harîs ve Cimridir

İnsanın cennetten çıkarılmasında büyük payı olan bu mezmum sıfatlar, terbiye edilmediğinde dünya ve ukbâ hayatı için en büyük tehlikelerden biri hâline gelir. Rabbimiz bu nevî sıfatların mü’minde olmasını istememektedir. Cenâb-ı Hak bu hususta kullarını îkâz ederek şöyle buyurur:

(17)كَلَّا بَل لَّا تُكْرِمُونَ الْيَتِيمَ

(18)وَلَا تَحَاضُّونَ عَلَى طَعَامِ الْمِسْكِينِ

(19)وَتَأْكُلُونَ التُّرَاثَ أَكْلًا لَّمًّا

(20)وَتُحِبُّونَ الْمَالَ حُبًّا جَمًّا

“Hayır! Doğrusu siz, yetîme ikrâm etmiyorsunuz; yoksulu yedirmeye birbirinizi teşvîk etmiyorsunuz! Haram helâl ayırmaksızın mîrâsı hırsla yiyorsunuz. Malı aşırı derecede seviyorsunuz!” (el-Fecr, 17-20)

(19)إِنَّ الْإِنسَانَ خُلِقَ هَلُوعًا

(20)إِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ جَزُوعًا

(21)وَإِذَا مَسَّهُ الْخَيْرُ مَنُوعًا

“Gerçekten insan, pek hırslı (ve sabırsız) yaratılmıştır. Kendisine fenâlık dokunduğunda, sızlanır, feryâd eder ona imkân verildiğinde ise cimrileşir, pinti kesilir.” (el-Meâric, 19-21)

وَإِنَّهُ لِحُبِّ الْخَيْرِ لَشَدِيدٌ

“Gerçekten insan dünya malına son derece düşkündür, onu çok sever.” (el-Âdiyât, 8)

Âyet-i kerîmede dünya malı için “hayr” tâbirinin kullanılmasının sebebi, insan fıtratının ona meyletmesi, çoğu insanın dünya menfaatinden dolayı onu mutlak hayır zannetmesidir ki, âyette bu zan kötülenmiştir. Yâni insan, mal ve serveti mutlaka “hayır” sanarak sevdiği için cimridir, eli sıkıdır. Allâh için o malın hakkını vermek, hayra sarfetmek, umûmun menfaatine hizmet etmek istemez, kıskanır. Onu kazanmak husûsunda çok güçlü ve hırslı olurken, sıra o malın şükrünü ödemeye gelince zayıflığını ileri sürerek nankörlük eder ve infaktan kaçınır. Kalem Sûresi’nde Allâh’ın verdiği nîmetlere nankörlük edip şükrünü yerine getirmeyen bahçe sâhiplerinin dûçâr oldukları hazîn âkıbet, acıklı sahneler hâlinde sergilenmektedir.47 Bu kötü sıfatları taşıyanlar için Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

(1)وَيْلٌ لِّكُلِّ هُمَزَةٍ لُّمَزَةٍ

(2)الَّذِي جَمَعَ مَالًا وَعَدَّدَهُ

(3)يَحْسَبُ أَنَّ مَالَهُ أَخْلَدَهُ

(4)كَلَّا لَيُنبَذَنَّ فِي الْحُطَمَةِ

“İnsanları arkadan devamlı ayıplayıp çekiştiren (hümeze), yüzlerine karşı da onlarla alay etmeyi âdet edinen (lümeze) her kişinin vay hâline! O,malı toplar ve onu sayıp durur. Malının gerçekten kendisini ebedî kılacağını sanır. Hayır, yemin olsun ki o Hutame’ye atılacaktır.” (el-Hümeze, 1-4)

قُل لَّوْ أَنتُمْ تَمْلِكُونَ خَزَآئِنَ رَحْمَةِ رَبِّي إِذًا لَّأَمْسَكْتُمْ خَشْيَةَ الإِنفَاقِ وَكَانَ الإنسَانُ قَتُورًا

“De ki «Eğer Rabbimin rahmet hazînelerine siz sâhip olsaydınız, o zaman (dahî) harcamak(la tükenir) korkusuyla cimrilik ederdiniz. Zaten insan çok cimridir.»” (el-İsrâ, 100)

6. İnsan Kıskanç ve Hasetçidir

İnsan fıtratındaki mezmum sıfatların en tehlikelilerinden biri de kıskançlık ve hasettir. Âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur:

وَأُحْضِرَتِ الأَنفُسُ الشُّحَّ

“…Nefsler kıskançlığa meyilli olarak yaratılmışlardır…” (en-Nisâ, 128)

أَمْ يَحْسُدُونَ النَّاسَ عَلَى مَا آتَاهُمُ اللّهُ مِن فَضْلِهِ

“Yoksa onlar, Allâh’ın lutfundan verdiği şeylerden dolayı insanları kıskanıyorlar mı?..” (en-Nisâ, 54)

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hasetten sakındırarak onun zararını şöyle haber vermektedir:

“Haset etmekten sakının. Zîrâ haset, ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi iyilikleri yer bitirir.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 44)

Cenâb-ı Hak bu çirkin vasıftan kurtulmak için infak ve îsâra ehemmiyet vermek gerektiğini bildirerek şöyle buyurmaktadır:

وَمَن يُوقَ شُحَّ نَفْسِهِ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

“…Kim nefsinin hırs ve cimriliğinden korunursa, işte onlar felâha erenlerin ta kendileridir.” (el-Haşr, 9)

7. İnsan Zayıf Yaratılmıştır

Allâh Teâlâ diğer mahlûkâtı doğumlarından kısa bir süre sonra hemen hayata intibak edebilecek ve kendi başına yaşayabilecek kuvvette yarattığı hâlde, insanı uzun bir müddet başkalarının bakımına ve muhâfazasına muhtaç, âciz ve zayıf bir durumda yaratmıştır. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

اللَّهُ الَّذِي خَلَقَكُم مِّن ضَعْفٍ ثُمَّ جَعَلَ مِن بَعْدِ ضَعْفٍ قُوَّةً ثُمَّ جَعَلَ مِن بَعْدِ قُوَّةٍ ضَعْفًا وَشَيْبَةً

“Allâh sizi önce zayıf olarak yarattı, zayıflığın ardından size kuvvet verdi, kuvvetin ardından da tekrar bir zayıflık ve ihtiyarlık verdi…” (er-Rûm, 54)

İnsan, güçlü kuvvetli olduğu gençlik dönemine aldanarak Allâh’a karşı isyana dalmamalıdır. Zîrâ bu kuvvetin ardından muhakkak bir za’fiyet ve tükeniş dönemi gelecektir. İhtiyarlıkta duyulan pişmanlık ise elden kaçırılan fırsatları geri getirmeyecek, rûhun hasret ve ıztırâbını dindiremeyecektir. İnsanın bu hazîn âkıbeti âyet-i kerîmede şöyle bildirilmektedir:

وَمَنْ نُعَمِّرْهُ نُنَكِّسْهُ فِي الْخَلْقِ أَفَلَا يَعْقِلُونَ

“Kime uzun bir ömür verirsek, Biz onun yaratılışını (güç ve kuvvetini alarak) tersine çeviririz. Hiç (bu manzarayı) düşünmüyorlar mı? (Bu ibretli yolculuğu idrâk etmiyorlar mı?) (Yâsîn, 68)

Fizyolojik yapısı itibâriyle birçok za’fiyet taşıyan insan, aslında psikolojik yönden daha büyük bir za’fiyet içindedir. Bu iki yöne de işâret eden âyet-i kerîmede:

وَخُلِقَ الإِنسَانُ ضَعِيفًا

“…İnsan zayıf yaratılmıştır.” (en-Nisâ, 28) buyrulmaktadır.

Cenâb-ı Hak insanın irâde, hâfıza ve azim yönünden zayıflığını Hazret-i Âdem -aleyhisselâm-’ın şahsında şöyle ifâde buyurur:

وَلَقَدْ عَهِدْنَا إِلَى آدَمَ مِن قَبْلُ فَنَسِيَ وَلَمْ نَجِدْ لَهُ عَزْمًا

“Şüphesiz daha önce Âdem’le (yasak ağaçtan yememesi husûsunda) ahitleşmiştik, fakat o bunu unuttu. Biz onu fazla azimli bulamadık.” (Tâhâ, 115)

Nitekim “insan” kelimesinin iki ayrı kökten müştak olduğu söylenir. Birincisi, unutma mânâsındaki “nisyan”dır. Âyet-i kerîmede ifâde edildiği gibi Hazret-i Âdem -aleyhisselâm- Allâh ile yapmış olduğu ahdi unutmuştur. İkincisi ise “ünsiyet”tir ki, insan bulunduğu yere çabucak alışır, ülfet eder ve âdeta o yerin rengine boyanır.

Allâh Teâlâ’nın, birçok âyet-i kerîmede zayıflık ve acziyetinden bahsettiği insanoğlunun kibirlenip böbürlenmesini gerektirecek hiçbir sebep olamaz. Üstelik Cenâb-ı Hak insanı sevimli ve hoş görünümlü bir alın teri veya göz yaşından değil de atılmış değersiz bir sudan yaratmıştır. Bu yüzden ona yakışan, Yaratıcısının sonsuz kudreti karşısında acziyet ve hiçliğini idrâk etmesidir. Nitekim insan, bu hususta şöyle îkâz edilmiştir:

وَلاَ تَمْشِ فِي الأَرْضِ مَرَحًا إِنَّكَ لَن تَخْرِقَ الأَرْضَ وَلَن تَبْلُغَ الْجِبَالَ طُولاً

“Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma! Çünkü sen (ağırlık ve azametinle) ne yeri yarabilir ne de dağlarla ululuk yarışına girebilirsin!” (el-İsrâ, 37)

İnsanda kulluk temâyülü fıtrîdir. Bu bakımdan ya nefsânî temâyüllerine, yâni dünyevî menfaatlerine, ya da Rabbine kul olacaktır. Rabbine lâyıkıyla kul olabilmesi için de nefs engelini aşması lâzımdır. Bunun için Elest Bezmi’ndeki: “Evet, Sen bizim Rabbimizsin!” ahdine sâdık kalması îcâb eder.     

Rûh, Rabbiyle bu ahdi gerçekleştirirken her şey ayân idi. Melekleri görüyor, azamet-i ilâhiyeyi kolayca seyrediyordu. Lâkin and veren bu rûh, -hadîs-i şerîfte ifâde edildiğine göre- ana karnına 120. günde üfürülünce, beş duyunun esâretine girdi. Nefs engeli ile karşılaştı. Letâfetten kesâfete bürünerek perdelendi. Ancak ona bu kesâfetten kurtuluşun yolu da gösterildi. İnsan bu beş duyusunu, Allâh’ın ihsân ettiği mânevî istîdâdlarla ve O’nun arzu ettiği istikâmette tezkiye etmesi ile nefs engelini aşmış olur. Beş duyunun istikâmete girmesi ise, ancak kalbin tasfiyesi ve nefsin tezkiyesi ile mümkündür. Bunun sonunda kesâfet azalır, letâfet artar ve kalb, hakîkatleri alıcı hâle gelir.

فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِن رُّوحِي

(Âdem’e) şekil verdiğim ve ona rûhumdan üflediğim zaman!..” (el-Hicr, 29) âyetinde beyân edilen rûh, “emir âlemi”nden gelen rûh-i sultânîdir. Fânî olan bedenin içine girmiştir. Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, rûh-i sultânînin bedenin içinde kaybolmaması ve ona hâkim olması için şu misâli verir:

“Ayran içinde yağ, nasıl gizli ve görünmez bir hâldeyse, bedendeki rûh da öyledir.”

“Yağın meydana gelmesi için, ayranın dövülmesi lâzımdır.”

“Tıpkı bunun gibi, sultânî rûhun da, bedeni kontrol altına alması için mücâhede, riyâzât ve birtakım mahrûmiyetlere sabretmesi şarttır.”

Kalbin; kesâfetten, yâni süflî dünyâ lezzetlerinden kurtulup letâfete kavuşması, ilâhî duygularla dolu olması zarûrîdir. Aksi hâlde mârifetullâha vâsıl olmak mümkün değildir. Merhûm Necip Fâzıl, bu kalbî hakîkati bir yakarış hâlinde ne güzel ifâde eder:

Bende sıklet, Sen’de letâfet…

; Allâh’ım, affet!

Latîf’ten af bekler kesâfet…

Allâh’ım, affet!

Allâh’ım, affet!

Allâh Teâlâ âyet-i kerîmelerde buyurur:

(14)قَدْ أَفْلَحَ مَن تَزَكَّى

(15)وَذَكَرَ اسْمَ رَبِّهِ فَصَلَّى

(Nefsinin kötülüklerinden) temizlenen; Rabbinin adını zikredip namaz kılan (kulluk eden) kimse, şüphesiz kurtuluşa ermiştir.” (el-A’lâ, 14-15)

(1)وَالشَّمْسِ وَضُحَاهَا

(2)وَالْقَمَرِ إِذَا تَلَاهَا

(3)وَالنَّهَارِ إِذَا جَلَّاهَا

(4)وَاللَّيْلِ إِذَا يَغْشَاهَا

(5)وَالسَّمَاء وَمَا بَنَاهَا

(6)وَالْأَرْضِ وَمَا طَحَاهَا

(7)وَنَفْسٍ وَمَا سَوَّاهَا

(8)فَأَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوَاهَا

(9)قَدْ أَفْلَحَ مَن زَكَّاهَا

(10)وَقَدْ خَابَ مَن دَسَّاهَا

“Güneşe ve kuşluk vaktindeki aydınlığına, güneşi tâkip ettiğinde aya, onu açığa çıkarttığında gündüze, örttüğünde geceye, gökyüzüne ve onu binâ edene, yere ve onu yayıp döşeyene, nefse ve ona birtakım kâbiliyetler verip de iyilik ve kötülüklerini ilhâm edene yemin ederim ki; nefsini kötülüklerden arındıran (tezkiye eden) kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de elbette hüsrâna uğramıştır.” (eş-Şems, 1-10)

Dînin gâyesi, Hakk’a lâyıkıyla kulluk edecek, güzel, zarîf, hassas ve derin insan yetiştirmektir. Bu kemâl, ancak tefekkür ve tehassüs itibâriyle ulvî mertebelere ulaşabilenlerde gerçekleşir. Nitekim Cenâb-ı Hak, kâmil îmân sâhiplerini şöyle tasvîr etmektedir:

إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ إِذَا ذُكِرَ اللّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَإِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ آيَاتُهُ زَادَتْهُمْ إِيمَانًا وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ

(Gerçek) mü’minler ancak, Allâh zikredildiğinde kalbleri titreyen, kendilerine Allâh’ın âyetleri okunduğunda îmânları artan ve yalnız Rablerine dayanıp tevekkül eden kimselerdir.” (el-Enfâl, 2)

الَّذِينَ إِذَا ذُكِرَ اللَّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَالصَّابِرِينَ عَلَى مَا أَصَابَهُمْ وَالْمُقِيمِي الصَّلَاةِ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ

(Gönülden Allâh’a bağlı olan) o kimseler, Allâh zikredildiği zaman kalbleri titrer; başlarına gelene sabrederler, namaz kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerdeninfâk ederler.” (el-Hacc, 35)

Kalb, muhabbetullâh ile dolarsa her amelin umûmî ve nihâî hedefi rızâ-yı ilâhîyi kazanmak olur. İnsan, kendisinin yaratılış hikmetine, kâinâtın ve Kur’ân’ın hakîkatine doğru yol almaya başlar. Bu derinlik ve inceliği kazanamayan gâfil ve hasta kalbli kulları ise, Allâh -celle celâlühû- sevmez. Âyet-i kerîmede buyrulur:

“…Allâh’ı zikretmek husûsunda kalbleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun! İşte bunlar apaçık bir sapıklık içindedirler.” (ez-Zümer, 22)

هِ فَوَيْلٌ لِّلْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُم مِّن ذِكْرِ اللَّهِ أُوْلَئِكَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ

Âyette, zikirden uzaklaşan bir insanın, insanlık haysiyet ve şerefini muhâfaza edemediği, yâni “ahsen-i takvîm” olma husûsiyetine ulaşamadığı bildirilmektedir.

Nefs, bütün dünyâ lezzetlerini kendinde toplamaya çalışır. Ancak, “nefs tezkiyesi” neticesinde bunları kalbden dışarı atmak mümkündür. Bu mânevî terbiye olmadığı takdirde kişi nefsinin zebûnu olur. Âyet-i kerîmede buyrulur:

أَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ أَفَأَنتَ تَكُونُ عَلَيْهِ وَكِيلًا

(Rasûlüm!) Hevâ ve hevesini (nefsânî arzularını) ilâh edinen kimseyi gördün mü?

Şimdi ona sen mi vekil olacaksın? (Yâni vekil olup da onu kurtaramazsın!) (el-Furkân, 43)

Âyet-i kerîmede, vahye değil de kendi hevâlarına tâbî olanların tavrının son derece ağır bir tâbir olan “hevâsını ilâh edinmek” ile vasfedilişi, câlib-i dikkat bir durumdur. Kur’ân-ı Kerîm’de “hevâ” kelimesi, ilmin, yâni Allâh’tan gelen bilginin zıddını ifâde etmektedir. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ أَهْوَاءهُم مِّن بَعْدِ مَا جَاءكَ مِنَ الْعِلْمِ إِنَّكَ إِذَاً لَّمِنَ الظَّالِمِي

“…(Rasûlüm!) Celâlim hakkı için sana gelen bunca ilmin arkasından sen tutar da onların hevâlarına uyacak olursan, o takdirde sen de mutlak zâlimlerden olursun.” (el-Bakara, 145)

نَ

Kur’ân-ı Kerîm, “hevâ”ya uymayı dalâletin başlıca ve en mühim sebebi olarak zikretmektedir. Dînî hususlarda hevâsına, yâni nefsinin arzularına tâbî olanların doğru yoldan şaşacağı, Allâh yolundan uzaklaşacağı muhakkaktır.

Nefsin lâyıkıyla tezkiye edilebilmesi için; sohbet, riyâzât ve zikir gibi mânevî terbiye metodlarına ihtiyaç vardır. Îmân cevherinin merkezi kalb olduğu gibi, zikir cevherinin merkezi de yine kalbdir. Zikir, dilden kalbe indiği zaman hakîkî kulluk başlar; nefs engelini aşma yoluna girilmiş olur. Zikre devâm neticesinde zikrin hakîkati, zâkirin bütün ahvâline hâkim olur. Kalbde, Cenâb-ı Hak’tan başka her şey silinir. Kul, Rabbi ile beraber olur. İhsân duygusuna kavuşur. Kulluk ve ibâdete, Rabbini görür gibi devâm eder…