DİPNOTLAR
1. Peygamberliğin kesbî değil, vehbî olduğu, şu âyet-i kerîmelerden de anlaşılmaktadır:
“İşte bu (peygamberlik), Allâh’ın fazlıdır; onu dilediğine verir…” (el-Cum‘a, 4)
“Onlara bir âyet geldiğinde, «Allâh’ın elçilerine verilenin benzeri bize de verilmedikçe kesinlikle inanmayız.» dediler. Allâh, peygamberliği kime vereceğini daha iyi bilir…” (el-En’am, 124)
“Sen, bu Kitâb’ın sana vahyolunacağını ummuyordun. (Bu) ancak Rabbinden bir rahmet (olarak gelmiş)’tir…” (el-Kasas, 86)
2. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- dünyâda da âhirette de rahmettir. Dünyâda hidâyeti ile, âhirette şefâati ile. Hadîs-i şerîflerde genişçe anlatıldığı üzere, mahşerde bütün insanlar düz ve geniş bir arâzide toplanacak. Korkunç sıkıntılar içinde hesaba çekilmeyi bekleyen insanlar, sonunda bir kurtarıcı aramaya başlayacaklar. Kendilerine başvurdukları büyük peygamberlerden yardım göremeyince Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gelip yalvaracaklar. O zaman Peygamber-i Zîşân Efendimiz, Arş-ı Rahmân’ın altında secdeye kapanarak Cenâb-ı Hak’tan ümmetini dileyecek. Kendisine büyük şefâat yetkisi verilince, önce doğrudan cennete gireceklere, belli bir süre sonra da kelime-i şehâdeti söylemekten başka iyiliği bulunmayan günahkârlara şefâat edecek ve onları cennete götürecektir. (Buhârî, Rikak 51, Tevhîd 36, Tefsîru sûre (17), 5; Müslim, Îmân 322, 326, 327)
3. Bkz. Taberânî, el-Mu‘cemü’l-Kebîr, XII, 94-95.
4. Bununla birlikte bu kâidenin istisnâsı olarak, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in cennetle müjdelediği kimseler, bir mânâda te’mînât altında sayılırlar. (Aşere-i Mübeşşere gibi).
5. Söz sahibini hatırlatır. Ve söyleyenin şân ve kudretine göre bir yücelik ve mükemmellik arz eder. Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerîm’in müthiş belâgat ve fesâhati, onun sâhibi olan Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve azametinin şânına göre olduğundan -münkirler dâhil- bütün beşeriyeti âciz ve hayrân bırakmıştır. Hele Kur’ân-ı Kerîm’in sehl-i mümtenî vasfında olması, apayrı bir ilâhî sırdır ki, herkes onun sâhibi tarafından ne kadar kolay beyân edilmiş olduğunu idrâk eder, ancak bir benzerini yapmaya aslâ muktedir olamaz…
6. Nitekim Amerika’da yayınlanan The World Almanac Books’un 1996 yıllığındaki istatistiklere bakıldığında, dünya genelinde hristiyan ve yahudî nüfusuna nisbetle Müslümanların sayısının sürekli yükselmekte olduğu görülmektedir.
7. Bu yapılamayacağı gibi Kur’ân-ı Kerîm’e herhangi bir zarar da verilemeyecektir. Yâni önceki ilâhî kitaplarda yaşanan tahrif ve tahrip keyfiyeti Kur’ân için söz konusu olmayacaktır. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm: «Şüphesiz Kur’ân’ı Biz indirdik ve onu Biz koruyacağız.» (el-Hicr, 9) ilâhî beyânıyla sâbit olduğu üzere ilâhî muhâfaza altındadır. Nitekim onun bu ilâhî sıyânet ve korunmuşluğuna en bariz delillerden biri de, Rusya misâlidir. Ruslar, milyonlarca Müslümanı dinlerinden tamamen koparmak için ellerinden gelen her şeyi yaptılar, ancak Kur’ân’ın bir harfine bile dokunamadılar.
8. İnzâr: Ebedî âlemdeki hazîn neticelerin vehâmetiyle korkutarak emir, nehiy ve îkazlarda bulunmak.
9. Bkz. Sühreverdî, Avârif, sf. 5-6.
10. Sühreverdî, Avârif, sf. 8.
11. Bu hususla ilgili olarak İslâm âlimlerinden, meşhur muhaddis ve müfessir Suyûtî der ki:
“Bir kimse şu ilimleri elde etmeden Kur’ân’ı tefsîr etmeye kalkışmamalıdır. Bunlar; lügat, nahiv, sarf, iştikak, meânî, beyân, bedî, kıraat, kelâm, usûl-i fıkıh, sebeb-i nüzûl ve kıssalar, nâsih-mensuh, fıkıh, mücmel ve müphem âyetleri açıklayan hadîsler ve ilm-i mevhibe. Bu son ilim, ilmi ile amel eden kimseye Allâh tarafından verilen bir ilimdir. “İlmiyle amel edene, Allâh bilmediğini öğretir.” hadîsi buna işâret eder.” (Suyûtî, el-İtkân, IV, 213-215)
12. ipór¡njn’: Allâh hidâyet vermez. Bu ifâde Kur’ân-ı Kerîm’de tam 26 âyette geçmektedir. Nitekim:
nÚpªpdÉs¶dG nΩrƒn≤rdG ipór¡nj n’ oˆGnh
“…Allâh, zâlim kimseleri hidâyete erdirmez.” (el-Bakara, 258)
nΩrƒn≤rdG ipór¡nj n’ oˆGnh
“…Allâh, kâfirleri hidâyete iletmez.” (el-Bakara, 264)
nΩrƒn≤rdG ipór¡nj n’ oˆGnh
“…Allâh, fâsıklar topluluğuna hidâyet vermez.” (el-Mâide, 108) âyetleri, bunun birer misâlidir.
13. Mudill: Müstehak olanları dalâlete sevk eden.
14. Mütekebbir: Her şeyde ve işte yücelik ve azametini gösteren.
15. Hâdî: Hidâyete eriştiren.
16. Bâzı âlimler, insan vücûdundaki cismânî varlıklarla kâinâttaki varlık ve hâdiseler arasında bir irtibat kurarlar. Kemikleri dağlara, kılları nebâtâta, damarları nehirlere, nefes almayı rüzgarlara, konuşmayı gök gürültüsüne… benzetirler. Yâni kâinâtın küçültülmüş şekli olan insanda bir bakıma kâinâttan esinti ve izler bulunmaktadır.
17. İnsanın aslî bir cevher olarak topraktan yaratılmış olmasına mukâbil cinler, dumansız ve parlak ateşten halk edilmişlerdir. Kesâfetleri yoktur. Fakat kesâfet sâhibi muhtelif varlıkların şekillerine bürünme, yâni temessül etme kâbiliyetleri vardır. Işık sür’atinde hareket kâbiliyetleri bulunmasına rağmen, birçok husûslarda insanlar gibi mütekâmil varlıklar değildirler. Seviye olarak insanlardan daha aşağıdadırlar. Sevgili Peygamberimiz kendine has bir özellik olarak hem insanlara hem de cinlere peygamber olarak gönderilmiştir. Bu sebeple O’na, insanların ve cinlerin Rasûlü mânâsında “Rasûlü’s-sekaleyn”; insanlara ve cinlere fetvâ veren İmâm-ı Gazâlî, Şeyhulislâm Ebussuûd Efendi ve emsâli İslâm âlimlerine “müfti’s-sekaleyn” ve ins ü cinne mânevî eğitimde bulunan mürşid-i kâmillere de “mürşidü’s-sekaleyn” denir.
18. Gafûr: Bütün günahları affeden. Rahîm: Affedip bağışlayan, engin merhamet sâhibi. Mü’minleri âhirette mükâfatlandıracak olan.
19. Arapça’da “halk: yaratma” kelimesi “bir şeyi îcad etmek” mânâsına da geldiği için başka varlıklara da izâfe edilebilmektedir. Bu sebeple “Ahsenü’l-Hâlıkîn: Yaratanların en güzeli” denilirken, Allâh’tan başka bir hâlık (yaratıcı) olduğu anlamına gelmez. Meselâ “Aliyyün ahsenü’t-tullâb: Talebelerin en iyisi Ali’dir.” denildiğinde, sınıfta Ali ile beraber başka iyi talebelerin olması şart değildir. Sınıfta tek iyi talebe Ali olsa bile bu ifâde kullanılabilir ve bu “Ali çok iyi bir talebedir.” mânâsına gelir.
20. Şem’: Mum, çerağ, kandil. Pervâne: Işığın (nûrun) etrâfında dönmeyi seven gece kelebeği.
21. Tenezzül eylemek: İnmek, kibirsizlik. Vahdet: Yüce Allâh’a âit teklik âlemi; kulları için vuslat âlemi, kurb-i ilâhî.
22. Kesret: Çokluk âlemi, bu dünyâ.
23. Avâlim: Âlemler.
24. Halvet: Yalnız ve tenhâ kalma.
25. Alîm: Ezelî ilmiyle, olmuş ve olacak her şeyi hakkıyla bilen. Hakîm: Bütün emir ve işleri yerli yerinde olan.
26. Nitekim Cenâb-ı Hak, İmâm-ı Âzam, İmâm Buhârî, Ahmed bin Hanbel Hazretleri, diğer mezhep imamlarımız ve tasavvuf büyüklerimiz gibi zâtları kıyâmete kadar dîninin devâmı için vesîle kılmıştır.
27. Bkz. Râzî, Tefsîr, XXXI, 114.
28. Cemâdât olarak bildiğimiz varlıkların bile kendilerine âit mükellefiyetin ağırlığını fark edebilecek bir şuura sâhip olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- bir defasında beraberinde Hazret-i Ebû Bekir, Ömer ve Alî -radıyallâhu anhüm- olduğu hâlde Uhud Dağı’na çıkmışlardı. Uhud, sallanmaya başladı. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de:
“Sâkin ol ey Uhud! Üzerinde bir nebî, bir sıddîk ve iki şehîd var!” (Tirmizî, Menâkıb, 18/3703) buyurdu.
Öyle ki cemâdât, nebâtât ve hayvanâtın her biri kendi dillerinde Rab’lerini hamd ile tesbih etmektedirler. Bu husus âyet-i kerîmede şöyle beyân buyrulmaktadır:
“Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan her şey O’nu tesbîh eder. O’nu hamd ile tesbîh etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz, onların tesbîhini anlayamazsınız! O, Halîm’dir, Gafûr’dur.” (el-İsrâ, 44)
Hurma kütüğünün Efendimiz’in hasretiyle enîni (inlemesi), (Buhârî, Menâkıb, 25) Kızıldeniz’in Hazret-i Mûsâ ile Firavun’u ayırdetmesi (el-Bakara, 50) bunun en güzel misâllerindendir.
Diğer bir misâl de şudur: Japon bilim adamı Masaru Emoto, donmuş su kristalleri üzerinde yaptığı araştırmada, bunların düzgün, estetik ve altıgen şekillerden meydana geldiğini ve bu kristallerin insan eli değmemiş tabiî kaynak sularında, insanı büyüleyecek kadar düzgün ve güzel şekle sâhip olduğunu fark etmiştir. İki ayrı kaba bu sulardan alarak deney yapmıştır. Üzerine sevgi, şefkat, duâ ve minnettarlık ifâdelerinin fısıldandığı birinci kaptaki suyun kristallerinin tabiî ihtişamını koruduğunu; üzerine hakaret içeren sözlerin ve “şeytan” lafzının söylendiği suyun kristallerinin ise parçalanmış olduğunu ve bütün estetik özelliğini yitirerek şekillerinin bozulduğunu görmüştür. Aynı deneyde sular, güzel ve hoş mûsikîye ve rahatsız edici çirkin ritimlere de farklı tepki vermiştir.
Masaru Emoto ulaştığı bu hakîkati daha da pekiştirmek için benzeri bir incelemeyi ayrı kavanozlara konulmuş haşlanmış pirinçler üzerinde de yapmıştır. Birinin içine “teşekkür” diğerinin içine “aptal” yazan kağıtlar bırakılan kavanozlara bir ay boyunca bu sözler telaffuz edildiğinde birinci kavanozdaki pirinçlerin beyazlığını ve tâzeliğini koruduğunu diğer kavanozdaki pirinçlerin ise karararak dışarıya kötü kokular vermekte olduğunu keşfetmiştir. (M. Akif Deniz, İlk Adım, Şubat, 2003)
29. Bkz. Taberî, Târih, I, 89-90.
30. Bkz. İbn-i Sa’d, Tabakât, I, 26.
31. Bu âyetlerde “usr” (zorluk) ve “yüsr” (kolaylık) kelimeleri tekrar edilmiştir. Ancak “usr” elif-lâm takısı ile mârife olarak, “yüsr” ise nekra olarak gelmektedir. Arapça dil kâidelerine göre mârife kelimenin tekrar edilmesi aynı şeyi ifâde ederken, nekra kelimenin tekrarlanması farklı bir şeyi ifâde etmektedir. Bu sebeple “usr” iki defa tekrar edilmesine rağmen tek bir zorluk olarak kalmış, “yüsr” ise iki ayrı kolaylık olmuştur. (Bkz. Buhârî, Tefsîr, 94)
32. Mudğa/Bir çiğnem et: Âyet-i kerîmedeki bu tâbir, asrımızda yeni keşfedilen bir Kur’ân mûcizesidir. İnsan yaratılışının üçüncü safhasını teşkîl eden mudğa dönemi, sanki çiğnenmiş ve üzerinde diş izleri kalmış bir et görünümündedir. (Geniş bilgi için bkz. O. Nûri Topbaş, Rahmet Esintileri, s. 178)
33. Bkz. s. 61, dipnot 19.
34. Bkz. İ. Hakkı Bursevî, Temâmü’l-Feyz (thk. Ali Namlı), Basılmamış master tezi, İstanbul, 1994, s. 47.
35. Geniş bilgi için bkz. Osman Nûri TOPBAŞ, Îmandan İhsâna Tasavvuf, s. 309 vd.
36. Ayrıca bkz. el-Hicr, 33; Sâd, 76.
37. Ayrıca bkz. Sâd, 77-78.
38. Ayrıca bkz. el-A’râf, 14.
39. Ayrıca bkz. el-A’râf, 15.
40. Hadîs-i şerîf için bkz. sf. 142-143.
41. Bkz. et-Târık, 6-7.
42. Tesettür, mahlûkât arasında yalnız insana âit bir keyfiyettir. İnsan, Allâh -celle celâlühû-’nun lutfettiği insanlık haysiyet, vakar, hayâ ve ciddiyetini koruyabilmek için örtünmeye mecburdur. Aksi hâlde bu vasıfları zâyî etmiş olur. Kendisinin dûnundaki mahlûkların seviyesine düşer. Toplumda hayânın kaybolması, kıyâmet alâmetlerinin belli başlılarındandır. Hadîs-i şerîfte:
“Hayâ îmândandır!” (Buhârî, Îmân, 3) buyrulur. Hazret-i Âdem ile Havvâ, cennette başka insanlar olmadığı hâlde birbirlerinden ve diğer mahlûkâttan hayâ ettiler. Telâş içinde, orada mevcut olan yapraklarla örtünmeye çalıştılar. Bu da gösteriyor ki, maddî olan örtünme ve onun mânevî bağlantısı olan edeb ve hayâ, insanoğlunun en mümtaz vasıflarından biridir.
43. Bkz. el-Bakara, 37.
44. Buradaki düşmanlık, şeytan ve cinler ile insanlar arasında, bir de insanların kendi aralarında muhtelif sebeplerle zuhur edecek ve kıyâmete kadar sürecek olan düşmanlıklardır.
45. Bkz. Yûnus, 58.
46. Ayrıca bkz. Yâsîn, 77.
47. Bkz. el-Kalem, 16-33.
48. Ezelde yalnız kendisi var olan Cenâb-ı Hak, insanlar ve cinlerin idrâkleri seviyesinde bilinmeyi murâd ettiğinden mâsivâyı, yâni kendisinden gayrı olan her şeyi yaratmıştır. Bu yaratışta ilk olan “Nûr-i Muhammedî”dir. Bu sebepledir ki Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-: “Âdem rûh ile cesed arasında iken ben nebî idim.” (Tirmizî, Menâkıb, 1) buyurmuştur. Buna göre Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-’ın cevheri demek olan Nûr-i Muhammedî’nin yaratılışta ilk olmasına mukâbil, bedene büründürülüp ba’s olunması (gönderilmesi) enbiyâ silsilesinde en sondur. Yukarıdaki ifâdede Nûr-i Muhammedî değil, beşer sıfatı ile ba’s olunan “Zât-ı Muhammedî” kastedilmektedir.
49. Burada iki mesele vardır: Birincisi i%ôrNoCG nQrRph lInQpRGnh oQpõnJ n’nh “…Hiçbir günahkâr, başkasının günahını yüklenmez…” (el-İsrâ, 15) buyrulduğu hâlde kâtil olan, öldürülenin günâhını nasıl yüklenir? Bu nokta birkaç şekilde îzâh edilmiştir: Bir hadîs-i şerîfte: “Birbirine söven iki kişinin söyledikleri, zulme uğrayan haddi aşmadıkça başlayana âittir.” (Müslim, Birr, 69) buyrulmaktadır. Yâni mazlum, haddi aşıp daha ileri gitmedikçe, ilk başlayan hem aynen kendi günâhını, hem de sebep olduğundan dolayı arkadaşının günâhının bir mislini yüklenir. Burada da “benim günâhım” demek, şâyet sana karşılık vererek el uzatırsam, gireceğim günâhın bir misli demektir. Şu hâlde biri haddi aşar, diğeri de karşılık verir, neticede her ikisi de ölürlerse, başlatan, iki cinayet, diğeri de bir cinâyet işlemiş olur. Beriki, karşılık vermeyecek olursa, bu bir cinâyetten de kurtulur. Fakat kâtil yine iki cinâyet işlemiş ve iki günah yüklenmiş olur ki, birisi mazlumu öldürmek, diğeri kendini cezâya lâyık bulup ateşe atmak cinâyetidir. Bundan başka “benim günâhım” demek “beni öldürmek günâhı”; “senin günâhın” da “daha önce işlediğin günahların” demek olur.
İkincisi mesele, insanın kendisi için Allâh’a isyan etmeyi istemesi câiz olmadığı gibi, başkasının isyânını istemesi de câiz değildir. O hâlde böyle bir muttakî kimsenin diğeri hakkında iki günah istemesi nasıl câiz olur? Buna da iki cevap vardır: Birincisi, bu sözden asıl maksat, diğerinin günâha girmesini istemek değil; ne kendinin, ne de onun günâha girmemesini istemek, günahtan uzaklaştıracak bir nasihat vermektir. İkincisi, isyan istemek câiz değilse de, isyan edenin cezalandırılmasını istemek câizdir. Bu itibar ile mânâ, ben günâha girmek istemem, sen ısrar edersen, ben de senin Allâh’tan cezanı isterim, demek de olabilir. Fakat birincisi daha uygundur. (Elmalılı, III, 1654)
50. Kaynaklarımızda bu isim Şis olarak da geçmektedir. Türkçe teleffuzu açısından daha kolay olması ve halk arasında bu şekilde meşhur olması sebebiyle burada Şit olarak yazmayı tercih ettik.
51. Rahmân, mübâlağa sîğası olup “rahmeti bol olan” demektir. Rahîm ise istimrar ifâde ederek “rahmet eden ve rahmetini mahlûkâtına ulaştıran” demektir.
52. Bkz. Buhârî, Ezân, 36; Müslim, Zekât, 91.
53. Bkz. ez-Zümer, 22.
54. Ülü’l-azm peygamberler: En yüksek derecedeki peygamberler olup bunlar: Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, İbrâhîm, Mûsâ, Îsâ, Âdem ve Nûh -aleyhimüsselâm-’dır.
55. Bkz. Hâkim, el-Müstedrek, II, 614-616.
56. Bkz. eş-Şuarâ, 129, 133, 134.
57. Yâni Rabbimizin hüküm ve tasarrufları tamâmen doğrudur. O, haksızlık ve zulümden, yanlış ve hatâdan münezzehtir.
58. Kalîb: Kuyu, çukur.
59. Bkz. Müslim, Hacc, 147; Nevevî, Şerhu Sahîhi Müslim, VIII, 190.
60. Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın büyük peygamberlerden biri olması, teslîmiyet ve tevekkülü ile dillere destan olması, daha ötesi “Halîlullâh: Allâh’ın dostu” olması sebebiyle cemiyetimizde büyük bir muhabbete mazhar olmuş, bunun tabiî bir neticesi olarak bir çok kimse evlâdına “Halil İbrâhîm” ismini vermiştir.
61. Hanîf, bâtıl inançlardan, yanlış fikirlerden ve kötü ahlâktan sıyrılıp, dâimâ hakka ve hayra meyleden, müslim, muvahhid olmak sûretiyle dîni Allâh’a hâlis kılarak Allâh’a ibâdet eden, ecir ve mükâfâtı yalnız O’ndan bekleyen kimse demektir. Bu kelime İslâm’ın akîde, ahlâk ve muâmelât itibâriyle fârik bir vasfını gösterir.
Hanîflik, Hazret-i İbrâhîm’in din ve milletinin vasfı olmakla beraber yalnız ona mahsus değil, umûmiyetle puta tapıcılığın zıddı olarak bütün peygamberlerin milletinin ve tevhîd dîninin adıdır. Hanîfler de, bütün şirk dinlerine karşı, dîni Allâh’a tahsis etmek ve ancak Allâh’a ibâdet etmek üzere dâvet ve mücâhedeyle vazîfeli olan peygamberlerin dinlerine uyan, bâtıldan sakınıp Hakk’a meyleden tevhîd ehli Müslümanlardır.
62. Âyet şöyle de anlaşılmıştır: “Sonra birbirlerine dönerek «(Putları yalnız ve savunmasız bıraktığınız için) asıl siz zâlimsiniz!» deyip birbirlerini suçladılar.”
63. Mel’ûn Henûn, sonradan yerin dibine batarak helâk olmuştur.
64. Harran, ilk önce İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın kardeşi Harân tarafından kurulduğu için bu ismi almıştır.
65. Bkz. Müslim, Fedâil, 154.
66. Ayrıca bkz. es-Sâffât, 98
67. İbrâhîm -aleyhisselâm- burada Rabbine doğru gitmek istediğini ifâde etmiştir. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz hakkında ise:
“Kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulu (Muhammed’i) bir gece Mescid-i Haram’dan etrafını mübârek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya geceleyin götüren Allâh, her türlü noksanlıktan münezzehtir…” (el-İsrâ, 1) buyrularak, o mübârek zâtın, bizzat Rabbi tarafından yüce dergâha doğru götürülüp yükseltildiği haber verilmektedir.
68. Bkz. Hâkim, Müstedrek, II, 605-606; Taberî, Târih, I, 263-278.
69. Vakıf: Yaratan’dan ötürü yaratılanlara merhamet, şefkat ve sevginin müesseseleşmiş şeklidir. Diğer bir ifâdeyle, Allâh’a adanan, temlîk ve temellükten men edilen mülkiyetlerdir. Temlîk, mülk olarak verme, satma; temellük ise mülk edinme, sâhiplenme, kendine mal etme mânâlarına gelir.
70. Şavt: Hacer-i Esved’den başlayıp Kâbe’nin etrâfında yine Hacer-i Esved’e varacak şekilde bir kez dönmek.
71. Bkz. Bakara Sûresi, 197. Rafes: Cinsî münâsebette bulunmak, bu konuyla ilgili sözler sarfetmek ve hattâ her nevî kötü söz söylemek gibi mânâlara gelmektedir. Fısk: Her türlü günah fiiller. Cidâl: Lüzûmsuz münâkaşa ve tartışmalar.
